edebiyat üzerine

Kadıköylü okurlarıyla buluşan Elif Şafak, aşk, tasavvuf, romancılık ve yazmak üzerine düşüncelerini paylaştı.



Satış rekorları kıran ´´Aşk´´ kitabının yazarı Elif Şafak, ´´Aşk, ben´in bittiği yerde başlar. Ego azaldıkça aşk artıyor´´ dedi.

Şafak, Kadıköy Belediyesi Sanat Kütüphanesi´nin konuğu olarak geldiği Kadıköy´de okurlarıyla buluştu. Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi´nde gerçekleştirilen söyleşiye, yazarın okurlarının ilgisi büyüktü.

Şafak söyleşide, Aşk´ı yazmaya nasıl karar verdiğini, yazılış aşamasında neler yaşadığını, yazarlığa ve aşka bakışını anlattı. Kitabın bir yanıyla dünyevi aşkı bir yanıyla da bedensel olmayan aşkı ele aldığını belirten Şafak, ´´Böylece hem kitap içinde kitap, hem de aşk içinde aşk oldu... Aslında ben dünyevi ve ruhani aşkı ayrı tutmak yerine birbirlerine bağlamak istedim. Bu aynı zamanda 2 yüzyılı da birbirine bağlamak, 800 yıl önce yaşamış Mevlana´nın sözlerini bugün takip etmek anlamına geliyordu´´ dedi. Şafak, kitabın adını koymadan önce çok düşündüğünü, çok tüketilmiş bir kelime olan aşkı kullanıp kullanmamakta kararsız kaldığını vurgulayarak, ´´Aşk çok kullanılmış ve gücünü yitirmiş gibi görünen bir kavram. Oysa bu çağda da derin aşklar yaşanıyor. 13. yüzyılın korku ortamında aşk şiar edinilebiliyorsa, bunu bugün bizim de yapmamamız için bir neden göremiyorum´´ yorumunda bulundu. Tasavvufun moda haline getirildiği yönündeki eleştirilere katılmadığını dile getiren Şafak, tam tersine bu tür kitap ve filmlerin çoğalması gerektiğini vurguladı.



´´Kahramanlara inanmıyorum´´



Elif Şafak, her zaman kitaplarını yazmadan önce araştırma yaptığını anlatarak, şöyle devam etti: ´´Tüm kitaplarımda ne yazacaksam elimden geldiğince çok okurum. Bu kitabın arkasında da araştırma var. Çünkü ben okuru bir hayal dünyasına davet ediyorum. Ama önceden bu dünyayı bilmem gerek. Ama bu Aşk´ı bir tarih kitabı yapmaz. Kitabı yazarken hem Şems-i Tebrizi´yi hem de Mevlana´yı incitmemek gibi bir gayretim vardı. Ancak insanları fetişleştirmekten, putlaştırmaktan yana da değilim. Kahramanlara inanmıyorum. Benim romanlarımda kahramanlar değil, etten kemikten insanlar vardır.´´



´´Romancılarda ego meslek hastalığı´´



Şafak, romancılık ve yazma süreci üzerine düşündüklerini de şöyle anlattı:

´´Yazarken rehberim akıl değil. Sezgisel olarak yazıyorum. Bazen sonradan ne çıktığına ben de şaşırıyorum. Roman yalnızlık sanatıdır. Bu bize ego veriyor. Gerçi egoya da kısmen ihtiyacımız var. Ego, bizde meslek hastalığı. Her sanatçı ortak iş yapmayı bilir, romancılar hariç. Biz yazarken kendimizi Tanrı sanıyoruz.´´

Okurlarının sorularını da yanıtlayan Şafak, kitaplarında zengin bir sözcük haznesinin olduğunun, hatta okurken sözlüğe ihtiyaç duyulduğunun anımsatılması üzerine, ´´Dili çok önemsiyorum. Bir düşünün edebiyatta işlenen kaç tema var ki; aşk, acı, ayrılık, hasret, kavuşmak... Hepimiz bunları yazıyoruz. O nedenle romancıyı romancıdan ayıran şey üslubudur. Türkiye´de biz dilimizi çok daralttık. Çok güzel, melodisi, ritmi olan bir dilimiz var. Ama dağarcık açısından çorak bırakılmış.´´ değerlendirmesinde bulundu. Söz alan her okurunun kendisine teşekkür etmesi üzerine, ´´Yazar da okurdan ilham alır. Benim de sizlere teşekkür borcum var´´ diyen Şafak, tasavvuf ile nasıl tanıştığına dair bir soruyu da ´´ODTÜ´de öğrenci iken. Solcu, feminist, nihilisttim o zamanlar, Dünyayı anlamak değil onu değiştirmek istiyordum...´´ diye yanıtladı.

Şafak, genç bir okurunun ´´Aşk bu kadar acılı bir şeyse, neden onun peşindeyiz?´´ sorusuna da şu yanıtı verdi: ´´Aşk sadece acı çekmek olarak algılanıyor. Elbette içinde hüzün de var ama hüzün aşka yakışıyor. Hayatın bir ritmi vardır; gece-gündüz, yaz- kış... aşkın da bir ritmi vardır. Bunun içinde ayrılık da var. Belki aşkta ayrılık, son nokta değildir, ondan sonra da başka bir hal oluyordur. Biz aşkı ´O bana gelsin, o bana aşkını versin´ diyoruz, aşkı almak üzerinden algılıyoruz. Oysa aşk, ben´in bittiği yerde başlar. Ben´i silersem aşk olur.´´

Söyleşinin sonunda Elif Şafak, kitaplarını okurları için imzaladı. Kadıköy Belediyesi görevlileri de katılımcılara 14 Şubat Sevgililer Günü için özel olarak hazırlattırılan kalp şeklindeki kurabiyelerinden hediye etti.



19 Şubat 2010 Cuma

Tim Burton ve Masalsı Dünyası


com 23 Aralık 2009, Çarşamba 17:25 com 23 Aralık 2009, Çarşamba 17:25
Ünlü yönetmen Tim Burton'la yakında vizyona girecek olan "Alis Harikalar Diyarında" filmi öncesi Wired.com'dan Sonia Zjawinski “Edward Scissorhands”in doğuşundan başlayıp, 3D’nin yükselişine, antropomorfik (insan biçiminde) kahve fincanlarına kadar uzanan keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi. Tim Burton’ın yönettiği, Walt Disney’in 3 Boyutlu “Alice Harikalar Diyarında”sı 5 Mart’ta Türkiye Sinemaları’nda gösterilmeye başlanıyor.
Söyleşi: Sonia Zjawinski (Wired.com)
-->
Ömür boyu yaptığınız çalışmalarınızı Modern Sanatlar Müzesi’ne vermek nerden aklınıza geldi?
Tim Burton: Çok organize bir insan değilimdir. Neyse ki, bazı malzemelerimi Amerika’daki bir depodan alıp İngiltere’ye taşımıştım. Böyle konularla gerçekten çok fazla ilgilenmem ama bu sergi sayesinde geriye dönmek benim için ilginç bir süreçti. Müze yetkilileri, geçmişimle ilgili bazı ilginç detayları hatırlamama yardımcı oldular. Sergide ben varım ama farklı bir ben bu… Kendime objektif olarak bakabilme fırsatı buldum.
Yönetmenlerin çoğunda kendi sanat çalışmalarının ve illüstrasyonlarının retrospektifleri (geriye dönük birikim) pek yoktur. Yönetmenlik vizyonunuzu etkileyen güzel sanatlar altyapısına nasıl sahip oldunuz?
Gençlik yıllarımda sevdiğim filmlerin hepsi görsellik açısından zengindi. Hafızamda derin iz bırakan filmlerdi. Bence film görsel bir olaydır. Bu yüzden animasyon altyapıma minnettarım. Animasyon herşeydir. Sanattır, tasarımdır, filmdir. O zamanlar hep animasyon sanatçısı olmak istiyordum. O alanda çalışırken herşeyin nasıl yapılacağını öğreniyordum. Animasyon film yaparken fiilen çalışıyor, planları tasarlıyor, çekimleri ve kurgu işlemini yapıyorsunuz. Başından sonuna kadar harika bir deneyimdi.
Kreatif süreciniz nasıldır? Film için rastgele çizimler yaparken aniden bir karakter bulduğunuz anlar olur mu?
Benim için taslak hazırlama ve çizim süreci, başka insanların not alma süreciyle eşdeğerdir diyebilirim. Kendimi hiçbir zaman bir yazar gibi hissetmedim. Bence görsellik daima önce gelir. Örneğin Jack Skellington karakteri, belli bir sebep olmadan önüme kağıdı alıp tekrar tekrar rastgele çizim yaptığım bir günde ortaya çıktı.
Bazen de karakterlerin beynimde oluşan bir görüntüden ortaya çıktığı olur. Bunun örneği Edward Scissorhand karakteridir. Aklımdaki fikir ve düşüncelerden ortaya çıkarlar. Edward Scissorhand karakterinin doğuşu bir duygudan kaynaklanır. Yıllar içerisinde farklı formatlarda çizmeye çalıştım. Gençlik yıllarımdan kalan bir fikirdi. Bu yüzden uzun süredir aklımdaydı.
Filmlerinizin çoğunda orijinal fikirler var ama aynı zamanda “Planet of the Apes” ve “Alice in Wonderland” örneğinde olduğu gibi “yeniden çevrimler” de yapıyorsunuz. Hollywood’dan “yeniden çevrimler” için destek almak, sıfırdan film yapmaktan daha mı kolay?
Bugünlerde bir trend var. Neredeyse bütün TV dizilerinin yeniden çevrimi yapılıyor. Belirli alanlarda güvence faktörünün önemli olduğuna kuşku yok. Ancak eşit oranda da tehlikelidir. “Alice in Wonderland” gibi bir proje, 3D formatında yapma fırsatıyla birlikte değerlendirilirse, tamamen yeni bir proje gibi de algılanabilir.
İnsanların zaten bildiği bir öyküyü alıp kendi yorumunuzu getirmek tedirgin edici mi?
Açıkçası çok da ürkütücü gelmedi. Geçmişte yapılan “Alice in Wonderland” prodüksiyonlarına bakıyorum da, izlediğim her versiyonda bir avuç tuhaf karakterin arasında yürüyen pasif bir kız var. Benim yaptğımda ise Alice son derece aktif bir kız olarak öne çıkıyor. Dolayısıyla geçmişte yapılanlara karşı herhangi bir bağlılık duygum olmadı. Benim için tamamen yepyeni bir deneyimdi. Geçmişten örnek alabileceğim ve yeniden hayat verebileceğim harika bir versiyonu yoktu.
3D formatında çekilmiş bir live-action dünyasına ilk adımınızı atarken “Alice”in kusursuz bir öykü olduğunu düşünüyor musunuz?
“Alice in Wonderland”ın bana cazip gelen yanı 3D formatında çekilecek olmasıydı. Daha önce “Nightmare Before Christmas”ın 3D’ye dönüştürüldüğünü biliyoruz. Gerçekten de iyi oldu. İzlerken büyülendim. “Nightmare”ın asıl 3D formatında seyredeğer olduğunu bana gösterdi. Şimdi 3D’nin “Alice” öyküsü için de uygun olduğunu hissediyorum. Bence “Alice”deki asıl olay, öyküsünün edebi yönü değil; tuhaf ve esrarengiz doğasıdır. Bu kadar yıl sonra yeniden denemek bu yüzden cazip geldi.
Hollywood’un geri kalan kısmının CGI’nin (bilgisayar efektli animasyonlar) keyfini çıkardığı günümüzde hala stop-motion animasyon gibi geleneksel özel efektlerle çalışmaya devam etmek zor olmuyor mu?
Stop-motion tekniğinin tıpkı animasyon gibi değerli bir sanat formu olarak kendisini kanıtladığını düşünüyorum. Bundan birkaç yıl öncesine kadar ölü bir mecraydı. Şimdi hala birçok belirsizlik olmakla birlikte yeterince çeşitlilik ve farklılık oluştu. Eğer insanlar bir filmden hoşlanmışsa hangi mecraya ait olduğunun önemi yoktur. CGI’nin tam egemenliğinin sözkonusu olduğu birkaç yıl öncesine kıyasla şimdilerde stop-motion daha iyi durumda…
Stop-motion’u sevdiğiniz belli… Sizdeki CGI korkusunun sebebi nedir?
Örneğin “Nightmare Before Christmas”ı ele alalım. El çizimi animasyon şeklinde yapmam teklif edildi ama ben stop-motion yaptım. Çünkü o proje için en doğru mecra oydu. İster stop-motion, ister animasyon, ister CGI olsun, hangi mecranın kullanılması gerektiğine karar verirken teknik açıdan başarmak istediklerinize paralel olarak her projeye göre değişir.
“Pee Wee’s Big Adventure”dan “Beetlejuice”e kadar her filminizde mobilya gibi hareketsiz nesnelerin hareketlenip hayat bulma eğilimi var. Nesneleri günlük bazda insan gibi görüp antropomize mi ediyorsunuz?
Evet, elimde kahve fincanıyla burada yatağıma uzanmış durumdayım. Böyle bir yerde dikkatimizi dağıtıp derin düşüncelere dalmak için boş zamana ihtiyacımız vardır. İnsanlar bunu hayatlarında yeterince yapmıyorlar. İşte o anlar, bir ağacın küçük bir karaktere dönüştüğü anlardır.
Geçmişe dönmekten heyecan duydunuz mu?
Benim için oldukça tuhaf ve gerçeküstü bir durum bu… Henüz tam anlamıyla kavrayamadım. Hazır herşeyimi vermişken kirli çamaşır sepetimi de oraya bıraksam iyi olacak.
Ünlü yönetmen Tim Burton'la yakında vizyona girecek olan "Alis Harikalar Diyarında" filmi öncesi Wired.com'dan Sonia Zjawinski “Edward Scissorhands”in doğuşundan başlayıp, 3D’nin yükselişine, antropomorfik (insan biçiminde) kahve fincanlarına kadar uzanan keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi. Tim Burton’ın yönettiği, Walt Disney’in 3 Boyutlu “Alice Harikalar Diyarında”sı 5 Mart’ta Türkiye Sinemaları’nda gösterilmeye başlanıyor.
Söyleşi: Sonia Zjawinski (Wired.com)
-->
Ömür boyu yaptığınız çalışmalarınızı Modern Sanatlar Müzesi’ne vermek nerden aklınıza geldi?
Tim Burton: Çok organize bir insan değilimdir. Neyse ki, bazı malzemelerimi Amerika’daki bir depodan alıp İngiltere’ye taşımıştım. Böyle konularla gerçekten çok fazla ilgilenmem ama bu sergi sayesinde geriye dönmek benim için ilginç bir süreçti. Müze yetkilileri, geçmişimle ilgili bazı ilginç detayları hatırlamama yardımcı oldular. Sergide ben varım ama farklı bir ben bu… Kendime objektif olarak bakabilme fırsatı buldum.
Yönetmenlerin çoğunda kendi sanat çalışmalarının ve illüstrasyonlarının retrospektifleri (geriye dönük birikim) pek yoktur. Yönetmenlik vizyonunuzu etkileyen güzel sanatlar altyapısına nasıl sahip oldunuz?
Gençlik yıllarımda sevdiğim filmlerin hepsi görsellik açısından zengindi. Hafızamda derin iz bırakan filmlerdi. Bence film görsel bir olaydır. Bu yüzden animasyon altyapıma minnettarım. Animasyon herşeydir. Sanattır, tasarımdır, filmdir. O zamanlar hep animasyon sanatçısı olmak istiyordum. O alanda çalışırken herşeyin nasıl yapılacağını öğreniyordum. Animasyon film yaparken fiilen çalışıyor, planları tasarlıyor, çekimleri ve kurgu işlemini yapıyorsunuz. Başından sonuna kadar harika bir deneyimdi.
Kreatif süreciniz nasıldır? Film için rastgele çizimler yaparken aniden bir karakter bulduğunuz anlar olur mu?
Benim için taslak hazırlama ve çizim süreci, başka insanların not alma süreciyle eşdeğerdir diyebilirim. Kendimi hiçbir zaman bir yazar gibi hissetmedim. Bence görsellik daima önce gelir. Örneğin Jack Skellington karakteri, belli bir sebep olmadan önüme kağıdı alıp tekrar tekrar rastgele çizim yaptığım bir günde ortaya çıktı.
Bazen de karakterlerin beynimde oluşan bir görüntüden ortaya çıktığı olur. Bunun örneği Edward Scissorhand karakteridir. Aklımdaki fikir ve düşüncelerden ortaya çıkarlar. Edward Scissorhand karakterinin doğuşu bir duygudan kaynaklanır. Yıllar içerisinde farklı formatlarda çizmeye çalıştım. Gençlik yıllarımdan kalan bir fikirdi. Bu yüzden uzun süredir aklımdaydı.
Filmlerinizin çoğunda orijinal fikirler var ama aynı zamanda “Planet of the Apes” ve “Alice in Wonderland” örneğinde olduğu gibi “yeniden çevrimler” de yapıyorsunuz. Hollywood’dan “yeniden çevrimler” için destek almak, sıfırdan film yapmaktan daha mı kolay?
Bugünlerde bir trend var. Neredeyse bütün TV dizilerinin yeniden çevrimi yapılıyor. Belirli alanlarda güvence faktörünün önemli olduğuna kuşku yok. Ancak eşit oranda da tehlikelidir. “Alice in Wonderland” gibi bir proje, 3D formatında yapma fırsatıyla birlikte değerlendirilirse, tamamen yeni bir proje gibi de algılanabilir.
İnsanların zaten bildiği bir öyküyü alıp kendi yorumunuzu getirmek tedirgin edici mi?
Açıkçası çok da ürkütücü gelmedi. Geçmişte yapılan “Alice in Wonderland” prodüksiyonlarına bakıyorum da, izlediğim her versiyonda bir avuç tuhaf karakterin arasında yürüyen pasif bir kız var. Benim yaptğımda ise Alice son derece aktif bir kız olarak öne çıkıyor. Dolayısıyla geçmişte yapılanlara karşı herhangi bir bağlılık duygum olmadı. Benim için tamamen yepyeni bir deneyimdi. Geçmişten örnek alabileceğim ve yeniden hayat verebileceğim harika bir versiyonu yoktu.
3D formatında çekilmiş bir live-action dünyasına ilk adımınızı atarken “Alice”in kusursuz bir öykü olduğunu düşünüyor musunuz?
“Alice in Wonderland”ın bana cazip gelen yanı 3D formatında çekilecek olmasıydı. Daha önce “Nightmare Before Christmas”ın 3D’ye dönüştürüldüğünü biliyoruz. Gerçekten de iyi oldu. İzlerken büyülendim. “Nightmare”ın asıl 3D formatında seyredeğer olduğunu bana gösterdi. Şimdi 3D’nin “Alice” öyküsü için de uygun olduğunu hissediyorum. Bence “Alice”deki asıl olay, öyküsünün edebi yönü değil; tuhaf ve esrarengiz doğasıdır. Bu kadar yıl sonra yeniden denemek bu yüzden cazip geldi.
Hollywood’un geri kalan kısmının CGI’nin (bilgisayar efektli animasyonlar) keyfini çıkardığı günümüzde hala stop-motion animasyon gibi geleneksel özel efektlerle çalışmaya devam etmek zor olmuyor mu?
Stop-motion tekniğinin tıpkı animasyon gibi değerli bir sanat formu olarak kendisini kanıtladığını düşünüyorum. Bundan birkaç yıl öncesine kadar ölü bir mecraydı. Şimdi hala birçok belirsizlik olmakla birlikte yeterince çeşitlilik ve farklılık oluştu. Eğer insanlar bir filmden hoşlanmışsa hangi mecraya ait olduğunun önemi yoktur. CGI’nin tam egemenliğinin sözkonusu olduğu birkaç yıl öncesine kıyasla şimdilerde stop-motion daha iyi durumda…
Stop-motion’u sevdiğiniz belli… Sizdeki CGI korkusunun sebebi nedir?
Örneğin “Nightmare Before Christmas”ı ele alalım. El çizimi animasyon şeklinde yapmam teklif edildi ama ben stop-motion yaptım. Çünkü o proje için en doğru mecra oydu. İster stop-motion, ister animasyon, ister CGI olsun, hangi mecranın kullanılması gerektiğine karar verirken teknik açıdan başarmak istediklerinize paralel olarak her projeye göre değişir.
“Pee Wee’s Big Adventure”dan “Beetlejuice”e kadar her filminizde mobilya gibi hareketsiz nesnelerin hareketlenip hayat bulma eğilimi var. Nesneleri günlük bazda insan gibi görüp antropomize mi ediyorsunuz?
Evet, elimde kahve fincanıyla burada yatağıma uzanmış durumdayım. Böyle bir yerde dikkatimizi dağıtıp derin düşüncelere dalmak için boş zamana ihtiyacımız vardır. İnsanlar bunu hayatlarında yeterince yapmıyorlar. İşte o anlar, bir ağacın küçük bir karaktere dönüştüğü anlardır.
Geçmişe dönmekten heyecan duydunuz mu?
Benim için oldukça tuhaf ve gerçeküstü bir durum bu… Henüz tam anlamıyla kavrayamadım. Hazır herşeyimi vermişken kirli çamaşır sepetimi de oraya bıraksam iyi olacak.